2008 ÖSS soruları

15 Mart 2008 Cumartesi

1-) bir genç kıza günde ortalama 27 kişi evlenme teklif etmektedir. Bunların bir kısmı zaten evli olduğu düşünülürse, amaçlarının gönül eğlendirmek olduğu açıktır. Normal şartlarda bir gönülün eğlenmesi 48 saat sürdüğüne göre, kızın abisinin günde ortalama 10 adam dövmesiyle bir yılsonunda kaç bekâr adam dayak yememiş olur?

a. 42 adam
b. 570 adam
c. birkaç iyi adam
d. sadece, dünyayı kurtaran adam
e. hepsi

2-) matematikte 3.14 sayısına "pi" denir. Bu sayının karesi olan 9,8596'ya ise "pipi" denir. Bu böyle kendiyle çarpıla çarpıla, terbiyesizliğe kadar gider. İlk bakışta vasıfsız gibi görünen 7,98 sayısına ise ne denir.
a. tül sayısı
b. hin sayısı
c. bön sayısı
d. hirs sayısı
e. karekök (yanıltma şıkkı)

3-) a kentinden yola çıkan bir çift katlı otobüs, b kentine vardığında tek katlı olmustur. Aynı anda ç kentinin f ilçesine bağlı k nahiyesinden yola çıkan bir midibüs ters yöne girerek hız sınırını geçmiş ve p ülkesine gitmiştir. Her iki aracın saatte 90 kiloamper hızla yol aldığı varsayılırsa, iki aracın t şarampolünde karsılaşmaları ne zaman gerçekleşir?
a. 2001 sonbaharı
b. 2001 ikindi vakti
c. 2013 milenyumu
d. 2008 bir pazar sabahı
e. hepsi

4-) birbirini birkaç kez kesen iki doğrunun arasında mutlak bir gerilim vardır ve bunları barıştırarak üçgen oluşturmak isteyen üçüncü doğrunun çabaları boşunadır. Matematikte bu kurala ne denir?
a. hakkinen metodu
b. prenses stephanie prensibi
c. tuğrul abi yöntemi
d. buruşma
e. hepsinden biraz

5-) bir üçgenin dik köşesi o kadar uzundur ki, bu üçgen zaman zaman prizma, bazen de beşgen gibi görünmektedir. Buna geometride ne denir?
a. hipoteneffüs
b. müthiş yanılsama
c. yalan
d. hipopotem
e. hepsi

6-) a kenti ile e kenti arasında dört harf vardır. A kentinden yola çıkan bir kamyonet, l kentine vardığında tır olmaktadır. Her iki kent arasındaki uzaklık dekametrelerle ifade edildiğine göre f kenti neresidir?
a. bolu
b. inebolu
c. safranbolu
d. bursabolu
e. kütahya

7-) Mahmut ile nedim'in yaş toplamı 303'tür. Mahmut henüz ilkokula giden küçük bir çocuk, tosun bir yavrucak olduğuna göre nedim'in kaplumbağa olma olasılığı kaçtır.
a. 100 hektar
b. bir miktar
c. bilinmez
d. yoktur
e. hiç yoktan iyidir.

8-) Bir duruşma salonuna beş kapıdan tanık girmektedir. Bunlardan bir kısmının bir başka kapıdan çıkıp gittiği ve bir kısmının ise yalancı tanık olduğu düşünülürse kalan iki tanığın, sanığa olan uzaklıkları ne kadardır?
a. 30 dekametre
b. 815 milipipi
c. 40 haramitre
d. 102 hektomirmiç
e. hepbiri

9-) eşkenar üçgen nedir?
a. bir üçgenin dörtgen olmaya çalışmasıdır.
b. kenarların eşitliğine denir.
c. 80 derece limon kolonyası dökülmüş üçgendir
d. kenarların kübikliği söz konusu olur
e. hepsi

10-) bir köprüden bir eşek dört dakikada geçmektedir. Köprü yıkıldığında aynı eşek, aşağıdaki çağlayana yedi dakikada düşmektedir. Eşeğin sahibi, öldü sandığı eşeğine iki buçuk yıl sonra bir reklâm filminin çekiminde rastlamaktadır. buna göre, köprünün bağladığı iki belde aşağıdakilerden hangisidir.?
a. gudikköy-sahbaz yaylası
b. gudikköy - pa ovası
c. kübikköy - sahbaz yaylası
d. titizköy - sahmat vadisi
e. hepbir

11-) bir sınavda 18 soru sorulmuştur. Bu sorulardan en az 10'ünün yanıtı "c" şıkkıdır. "c" şıkkına böylesine yüklenmesine trigonometride ne denir?
a. öklitusomania
b. soruları mehmet ali hoca hazırlamıştır.
c. ne var, nesi varmış c şıkkının
d. hadi ordan
e. yapmayın beyler, hiçbiri...

12-) bir tuvalete iki çocuk işiyor. İkisi birlikte tuvaleti 2 günde doldurabiliyorlar. Büyük çocuk tek başına 3 günde doldurursa küçük çocuk kaç günde doldurur?
a) hesaplanamaz. Çünkü çocuğun pipisinin yarıçapı verilmemiş.
b) çocuk deliğe düşer. Görev tamamlanamaz.
c) 5 günde doldurur. Ama şike yaptığı ( sidiğine su karıştırdığı) için elenir.

13-) bir kutuda 3 fatih ürek, 2 aydın, 4 aldo vardır. mehmet ali erbil bu kutudan bir top çekiyor. Bu topun aydın olma olasılığı nedir?
a) kesin aydın'dır. Çünkü her taşın altından o çıkıyor.
b) top, fatih ürek çıkar ve "-mehmet ali’nin canı tarrak istiyor" der.
c) mehmet ali'nin eline bir tarrak gelir. "-bu hangi topun tarrağı?" diye sorar. Fakat kimse cevap vermez. Sonuçta tarrağın kutunun tarrağı olduğu anlaşılır.

14-) Ahmet bir işi 9 günde bitiriyor. Mehmet ise aynı işi 43 günde bitiriyor, o da yarım yamalak, tam bitmiş de sayılamaz yani. Mehmet kadar sorumsuz, lakayıt adam olamaz. haa, eğlence olsun, Mehmet hemen devreye girer. Ama iş deyince kaçar. Bu durumda Ahmet’le Mehmet beraber çalışırlarsa, o işin akıbeti ne olur?
a) ahmet, mehmet'i daha ilk gün kalasla döver!
b) ahmet işi bırakır, yük gemisine kalfa olarak binip nikaragua'ya gider!
c) mehmet hepimizi şaşırtıp işi 5 saatte bitirir! (asla olmaz boyle bişey abi!)
d) mehmet, ahmet'i de kendine benzetir, o iş yıllar yılı bitmez!
e) hepbiri

15-) bir baba, yaşları 5, 8 ve 33 olan çocuğuna 120 lira harçlık vererek, yaşları ile orantılı olarak bölüşmelerini istemiştir. 33 yaşındaki büyük çocuğun (ismini soracak olursanız Ragıp’tır) paranın büyük kısmını alacağı açıktır. Bu yaşta hiç utanmadan babasından harçlık isteyen bu kişi, işi daha da azıtıp iki kardeşine toplam 2.500 ytl. Bırakıp, geri kalanı almıştır. Bu problemdeki babaya matematikte ne denir?
a) etkisiz eleman
b) çaresiz eleman
c) ragıpsal eleman
d) ikinci evliliğini yapmış eleman
e) hayırsız oğlundan eleman dileyen eleman

16-) fizikte makara problemleri anlatılırken, konuyla ilgilenmeyip makara yapan öğrencilere ne denir?
a) silindir yarıçapı
b) iletişim sığası
c) kaynatma noktası
d) eriyik arsızı
e) çıkrık (çık dışarı'nın hızlı söylenişi gibi)

17-) periyodik cetvelle kafasına dokuz kez vurulan bir insanın kimyasında nasıl bir değişim olur?
a) sodyum fizik azalır, direnyum artar
b) sülfat anlamını yitirir
c) fosfor ürker, siner
d) alkali metaller coşku gösterir (alkalı: alakalı)
e) hiçbirisi (yaşayan bilir anlamında)

18-) bir bitkinin, güneş ışığını engelleyen bir başka bitkiyi budamaya çalışmasına ne denir?
a) fotosentez
b) fotomontaj
c) foto namık (yanıltma şıkkı)
d) eşeyli takılma
e) eşeysiz takılma (eşey şakası)

19-) aşağıdaki cümlelerin hangisinde bariz bir şive görülmektedir?
a) gurt gapan da, amanın furdu ki ne furdu!
b) ne ki olam ombudsman, niye ki hep?!
c) uyy, ne bakiysunuz ha buzaği çibu ula daa?!
d) ben vapora bineceğim! (istanbul türkçesi)
e) gel la gel, metroya binek! (türkçe istanbul'u)

20-) "italya-italyan" ilişkisi aşağıdakilerden hangisinde vardır?
a) antalya-antalyan
b) almanya-ispanyol (turist)
c) korsika-kosta rika
d) porto-porto riko
e) muğla-muğlak

Seni Seviyorum

ohebboka (arapca)
seni sevirem (azerice)
volim te (bosnakca)
obicham te (bulgarca)
woi ai ni (cince)
mi amas vin (esperanto)
duset daram (farsca)
ik hou van je (flemenkce)
je t'aime (fransizca)
ani oev otah (ibranice)
i love you (ingilizce)
te quiero (ispanyolca)
jag älskar dig (isvecce)
ti amo (italyanca)
ég elska thig (izlandaca)
aishite masu (japonca)
seni suyom (kirkizca)
te amo (latince)
ya lyublyu tebya (rusca)
eu te amo (portuguese(brezİlİan)
s'agapo (yunanca)
te dashuroj (arnavutca)
saya cinta kamu (endonezyaca)
aloha i'a au oe (havaice)
bon sro lanh oon (kambocya)
t'estim molt (katalanca)
bahibak (lubnanca)
tora dost daram (persce)
mena tanda w (zuluca)

Yehuda Amichai

İsrail tarihinin gelmiş geçmiş en önemli şairlerinden birisidir. Eserleri:
Achshav Uve-Yamim HaAharim (Şimdi ve Diğer Günlerde, 1955)
In the Park (Parkta, 1960)
Collected Poems (Toplu Şiirler, 1963)
Poems (Şiirler, 1969)
Songs of Jerusalem and Myself (Kudüs Şarkıları ve Kendim, 1973)
Amen (Amin, 1977)
Time (Zaman, 1979)
Love Poems (Aşk Şiirleri, 1981)
Shirei Yerushalayim (Kudüs Şiirleri, 1987)

Ansızın çöken o yorgunluk anına
Tutarlı düşünceler gelir yerleşir
Ve senin yanında
Bütün geceler boyunca
Dağlar sönük kalırlar
Ve kumun geniş parlaklığı
Benimle denize geri döner
Gün doğumunda.

Ve o anlarda
Sen
benimle böyle davrandığında
Tüm fabrikalar durur,
Ve işlevsiz kalırlar.

Sipru

Doğuş Holding'in online tv hizmeti. http://www.sipru.com/ adresinden indirilerek ntv, ntvspor, e2, cnbc-e, tv8, mtv türkiye, fashion tv, power turk, kanal a gibi yayınları ücretsiz olarak izlemeyi sağlar.

3D Mekanlar

12 Mart 2008 Çarşamba

Tüm Türkiye'deki birçok müzeyi üç boyutlu olarak evinizden gezebileceğiniz bir site. bilgisayarınıza indirip müzelerin çeşitli yerlerini gerektiğinde zoom yaparak gezebilirsiniz.
http://www.3dmekanlar.com/

Atatürk ve Halil Ağa

Altlarında, Nuri Conker'in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece'ye doğru gidiyorlardı.

Birden Atatürk'ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.

Atatürk şoföre durmasını söyledi.

İndiler. Köylüye seslendi:

"Kolay gelsin Ağa!.."

Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:

"Kolay gelsin"

"İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?"

Köylü isteksiz konuştu:

"Tanrı'nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi."

"Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?"

"Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar."

"Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin..."

Köylü güldü:

"Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?"

Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:

"Kaymakama gitseydin."

Köylü iyice güldü.

"Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?" dedi.

Atatürk konuşmayı sürdürdü.

"E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini... Onun işi bu değil mi?"

Köylü Atatürk'ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz.

Kestirip attı:

"Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?"

Atatürk sordu:

"Adın ne senin Ağa?"

"Halil... Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler..."

"Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre."

"Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa'ya çıkmış."

"Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun. Hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa var bilir misin?"

"Bilmez olur muyum, beyim?"

"Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor. Florya Köşkü'ne iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona... Herhalde çaresini bulurdu."

"Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya...Tutalım ki kodular, koskoca İsmet Paşa'mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez beni..."

Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.

"E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!" dedi

"Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!.."

Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.

"Sen ne diyorsun bey?" dedi.

"Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek... Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?.."

Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk'ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, "Senden hoşlandım Halil Ağa" dedi.

"Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir
vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!.."

Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.

"Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba'ya borçtur. Ödenmesi gerek... Otomobil hareket etti. Atatürk'ün canı sıkılmıştı.

"Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!.." dedi. Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı.

"Yahu çocuk, şu Halil Ağa'nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da 'Devlet Baba' diyor. Ne mübarek millet, bu millet!.."

Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:

"Şimdi" dedi: "İstanbul'da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!..

Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa'yı bul, onlara da haber ver."

Yaver odadan çıktı. Atatürk, Nuri Conker'e döndü:

"Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa'ya gideceksin. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. 'Seni sevdi, sana öküz alıverecek' diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al getir buraya."

O akşam Atatürk'ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'dan oluşan yirmi beş konuk vardı.

Atatürk, "Bu akşam soframıza efendimiz gelecek" dedi. "Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum."

Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk'ün kulağına bir şeyler söyledi.

Atatürk "Buyursun!" dedi.

Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa'nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son konuğunu, "Hoş geldin Halil Ağa" diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:

"İşte beklediğimiz, Efendimiz" dedi.

Nuri Conker, Halil Ağa'yı Atatürk'ün sağ başına oturttu, kendisi de yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten Conker'le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa'yı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi:

"Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak."

Halil Ağa'ya döndü:

"Bak beri, Halil Ağa" dedi. "Sen bu akşam benim baş misafirimsin. Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:

'Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?"

Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk'ün ayağına kapanacak oldu. Atatürk önledi:

"Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver."

Soru - cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu:

"Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?"

Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa'nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:

"Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki..."

"Olmadı bu, Halil Ağa... Bana dediğin gibi, dosdoğru..."

"Böyle demedik mi beyim?.."

"Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri'ye. Nuri,böyle mi dedi bize Halil Ağa?"

Nuri Conker karşılık verdi. "Hayır Paşam!.."

"Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle."

Halil Ağa kekeleyerek konuştu:

"Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam" dedi. "Kusura kalma gayri..."

Atatürk gülmeye başladı:

"Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa... Ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız... Söyle bana, orada dediğin gibi..."

Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:

"Şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla 'Bırak bu sağarı' diye bir laf kaçırmışım..."

Sofrada gülüşmeler başlamıştı.

"Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:

"E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?"

Halil Ağa İsmet Paşa'nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:

"Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün..."

Atatürk Halil Ağa'yı durdurdu.

"Bırak şimdi övgüleri" dedi. "Ben lafın gerisini getireyim:

Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor, Florya Köşkü'ne iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Herhalde
bir çaresini bulurdu."

Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:

"Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!.."

Atatürk'ün sesi iyice sertleşti:

"Beni uğraştırma, Halil Ağa" dedi. "Erkek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!.."

Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:

"Şanlı Paşamıza da sağar dedikti ya..."

"Yalnız sağar değil, 'sağarın sağarı' değil miydi?"

Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:

"Öyle dedikti paşam, doğrusun!.." diyebildi.

Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.

"Son soruyu sorayım şimdi" dedi. "Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git."

"Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?"

"Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler."

"Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla." Halil Ağa birden diklendi.

Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk'ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu.

"İşte bunu demem Paşam" dedi. "Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!"

Atatürk gülmeye başladı:

"Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor." dedi. "Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin, yanılmıyorsam. 'Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek' demiştin." Halil Ağa'nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Taş kesilmiş, duruyordu. Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:

"'Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri' demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim" dedi.

"Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa... Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet... Yani, biri Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen
sıvanırlar, İsviçre'den mi olur, İtalya'dan mı olur, Fransa'dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe'ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi'ne... Bu Millet Meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara gelir. Bunlar da 'hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok' derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa'nın öküzünü çeker, satar... Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda... Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa... Sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için
içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana 'sarhoş' der..."

Halil Ağa'nın dili çözülmüştü:

"Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir... Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer..."

Atatürk sordu:

"Peki sen de içer misin?"

"Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!.."

Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini Halil Ağa'ya uzattı:

"Hadi bakalım Halil Ağa" dedi. "Sağlığına içelim."

Halil Ağa, "Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık düşürsün" dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk'e döndü:

"Yunan'ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki... Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem..."

Halil Ağa Atatürk'ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez, Atatürk'ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: "Bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!.."

"Yemek yemedin!.."

"Yemek kolay... Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim."

Atatürk Nuri Conker'e işaret etti.

Conker kalkıp Halil Ağa'nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk'ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:

"Efendimizin halini gördünüz mü beyler?" dedi. "Devlet size böyle davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu... Şimdi bu adam milletin karşısında 'adam olmak,' bize düşüyor!.."

Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk'ten
ayıramıyordu:

"Halil Ağa'nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa'nın öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız... Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul'da geçiyor. Bunun Van'ı var, Bitlis'i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!.."

Harika 2

11 Mart 2008 Salı

Harika

Devamı gelecek...

10 yaş grubu çocukların aşk yorumları

- Aşk, sevgilimizle aramızda bi sürü kötü şey meydana gelmeden önce hissettiğimiz şeydir.

- Benim anneannem sırtından hasta olmuştu ve eğilemediği için ayak tırnaklarına oje süremiyordu, dedemin de parmakları hasta olmasına rağmen anneannemin ayak tırnaklarına hep oje sürüyordu. Bence aşk budur.
(Evet yaaa. evet yaaa)

- Sizin adınız size aşık olan birinin ağzından daha değişik çıkar, o size adınızı söylediği zaman "benim ne güzel adım var" diye düşünürsünüz...
(Hakikaten! Hiç böyle düşünmemiştim.)

- Aşk birlikte yemeğe gittiğimiz zaman sevgilimizin kendi kızarmış patateslerini bizim tabağımıza koyması ve bizim tabağımızdan hiçbir şey almamasıdır.
(İşte bu en güzeliydi)

- Aşk, biri sizi ne kadar kırmış olsa da sırf o üzülür diye ona kötü bişey söylememektir.
(Canımm yaa evet öööle, ama...)

- Aşk çok yorgun olduğumuzda bizi gülümseten bişeydir.
(Daha nasıl anlatılabilir ki?)

- Aşk, annemiz babamıza kahve yaptığı zaman ona götürüp vermeden önce kendisinin bir yudum içmesi ve tadının çok güzel olduğunu kontrol etmesidir.
(Bi de illa ki de paylaşmaktır)

- Aşk, sevgilimiz bişey söylüyorsa yılbaşı hediyelerini açmayı bile bırakıp onu dinlemektir.
(Şimdi ağlicam ama, bu da ikinci en güzel tarif)

- 'Senden nefret ediyorum' dediğimiz birine ilerde aşık oluruz.
(Hadiseyi çabuk kavramış :-))

- Aşk sarılmaktır... Aşk öpüşmektir... Aşk "hayır" demektir.
(Bu da çabuk çözmüş :-)))

- Aşk sevgilimizin her şeyini bildikten sonra bile onunla çok iyi arkadaş olabilmektir.
(Cidden ağlicam.)

- Aşk kocamız çok terliyken ve kötü kokuyorken bile ona "Sen Bruce Willis'ten daha yakışıklısın" demektir. (Kesinlikleeeeeee)

- Aşk, köpeğinizi bütün gün evde yalnız bıraksanız bile eve döndüğünüzde size koşup bütün suratınızı yalamasıdır.
(Yaa off hayır bu çok acımasızca ama :-)))

- Aşk, Sevgililer Günü kartlarının üzerinde yazan şeyleri sevgilimize soylemek ama başkalarına söylerken yakalanmamaktır.
(eheheheheh seni gidi seni)

- Birine aşıksanız, kirpikleriniz hareket ettikçe gözlerinizin içinden yıldızlar çıkar.
(Süper tespit)

- Eğer aşık değilseniz "seni seviyorum" demeyin, ama gerçekten aşıksanız hep "seni seviyorum" diyin, hem aşıksanız hem de "seni seviyorum" demiyorsanız çok ayıp.
(Anlayan anlamıştır bile... :-)))

Benzerlik

Hep mat2 gibiydin
Uzaktan bakınca bildiğimiz üçgendi işte
Ama içine girince içinden çıkılmaz bir hal alırdın
Ne bilsin bu yürek trigonometriyi

Arada coğrafyayı andırırdın
Haritada görünce dokunabilecek kadar yakın
Ama aslında çok uzaklardaydın
Ne bilsin bu yürek kilometreyi

En çok fiziğe benzediğinde üzülürdüm
Sürekli kolları eşitlenmeye çalışılan bir terazi
Binicisi hep yanlış yerde olan
Ne bilsin bu yürek a yükünü

Edebiyata benzedikçe severdim seni
Hani karışık gibi görünür de
Bir anda açıklanırdı ya paragraf
Ne bilsin bu yürek Farsça'yı